ADETA BİR DÜŞÜNCE DENEYİ: THE LEFTOVERS

Dadanizm’den Yiğit anlatıyor: Süreç tam olarak şöyle işledi: İzledim. Anlamadım. Sevmedim. Bir süre bekledim. Yeniden izledim. Yine anlamadım. Çok sevdim.

Ama benim gibi Lostçular bilir, Damon Lindelof anlaşılmak için yazmaz. Yazdıklarını izlediğinizde anlamlandıramamanız, fazlaca teori üretmeye müsait olmaları, hatta sinirlenmeniz onun ilgisi dahilinde değildir. “Beni böyle kabul edin” demenin bir yolu onunki de. “Sanatın hangi alanıyla uğraşırsanız uğraşın, eğer bir şeyi ‘herkes beğensin’ diye yapmaya kalkarsanız, ortaya çıkacak tek şey … bir üründür” diyen bir adam. Üç noktayı biraz uzatabilirsiniz, orayı siz doldurun. Üstüne ne diyebiliriz ki zaten?

The Leftovers’ı bundan yaklaşık 2 sene önce, yayınıyla eşzamanlı olarak ilk kez bitirdim. Geçen sene de ikinci turuma döndüm ve ikinci finalin ardından oturup bu yazıya başlamam görüldüğü üzere bir senemi aldı. Dizi 2017’de veda etse de izleyen üzerinde etkileri uzun yıllara yayılıyor, izlemiş olanlar orada burada dizinin lafı açıldığında mutlaka bir duruluyor.

Okumaya başlamadan önce ilk işiniz YouTube’u ya da Spotify’ı açmak ve Max Richter’dan The Departure’ı tekrar moduna almak. Piyano başladıysa siz de yazıya başlayabilirsiniz. The Departure olmazsa She Remembers olur, De Profundis olur. Hepsi aynı derecede can acıtıyor. Sizin kafanız iyice karışsın diye ben şimdi buraya başka bir parça ekliyorum.

Gamsız kedersizken tüketiniz

Cola kutularının üzerinde soğuk içiniz yazdığı gibi benim naçizane önerim bu diziyi de aklınızın boş olduğu, gamsız kedersiz tasasız bir zamanınıza saklayın. En azından bu durum ne olup bittiğini anlama şansınızı yükseltir ama tam tersi bir bakış açısı da sanırım geçerli, çünkü dizi anlamasanız da sizi esir alacak (ne kadar direnseniz de kendinizle “Ulan bu bölümde çözüyorum olayı” iddiasına girip bölümleri arka arkaya sıralayacaksınız) ve işte o noktada Stockholm sendromu uzaktan el sallayacak, birden kendinizi birinci sezon finalinde bulacaksınız. Gerisi zaten çorap söküğü.

Ah The Leftovers ah…

Son yılların dizi furyası içinde gözden kaçan, hak ettiği değeri ve kucak dolusu sevgiyi bulamadığına inandığım The Leftovers ister istemez insan kancayı atıyor. Dizi incelemesi yapmayı beceremiyorum, zaten dizileri izleyelim, neden inceleyelim ki? Dizi hakkında konuşmak diyelim biz buna.

Bir gün, bir anda dünya nüfusunun %2’si ortadan kayboluyor ama siz olduğunuz yerde kalıyorsunuz. Her şey böyle başlıyor. Ama The Leftovers’ı farklı kılan, bir süre sonra bizi her şeyin nasıl başladığını ve bu insanların nereye gittiğini düşünmekten yılan gibi vazgeçirip, insanların yapayalnız kaldıklarında hayatla nasıl başa çıktıklarına ilgi duymamızı sağlaması.

Bu yazıyı aklımda kalanlarla, hayranların hazırladığı klipleri izleyerek, gizli bir tarikat gibi hayranları olduğunu öğrenip, diziyi anlamadan birbirini anlayan insanların varlığına sevinerek yazıyorum.

The Leftovers, daha başlarken kartını açık oynadı ve dizinin görünen en büyük gizeminin, yani bu insanların nereye gittiğinin hiç açıklanmayacağını söyledi. Kalanların hikayesi, gidenlerinkinin önüne geçecekti. Nitekim öyle bir geçti ki… Üstümüzden tır gibi geçti.

Yazının başında adını andığımız Damon Lindelof’un -kulakları çınlasın- (ki kendisi şu aralar HBO’nun Watchmen uyarlamasını yazmakla meşgul) The Leftovers’taki başarılarından biri bence ilk olarak, kendisine Lost’la küsenleri tavlamayı başarmasıydı. Bunu da belki, aslında Lost’ta delicesine işlediği bir sürü temayı ve gideremediği merakını buraya da taşıyarak ama bu kez bambaşka şekilde anlatarak yaptı. Bizi tam bir psikolojik kaosun ortasına atıp inanç başta olmak üzere gerçeklik, sevgi, yalnızlık gibi kavramları sorgulamaya başladı: Anlatılan hikayeler doğru mu? Yoksa doğaüstü bir olayın gerçekleştiği bir dünyada bazı şeylerin gerçekliğinden şüphe mi etmeliyiz? Böyle bir dünyada, sevdiğimiz kişinin her an kaybolabileceğini bilerek nasıl bir ilişkiyi göze alabilir ya da güvende hissedebiliriz? Yoksa bunların hepsi bir zırvadan mı ibaret? Tüm izleyenlerden de bu kaos boyunca sorduğu sorularla boğuşmalarını istedi. (Bu bir çıkarım değil, kendisi söylüyor)

Kulaklarını çınlattığımız Damon Lindelof, ortadaki dostumuz

İyi yanları ya da başarılarını saymaya kalksak, kendimi durduramam. HBO dizisi olması. Artı bir. Lost’un yazarının kaleminden çıkması. Artı bin. Max Richter’in kendini her defasında aştığı besteleriyle bezenmesi. Artı bin beş yüz. Carrie Coon ve Justin Theroux’nun Emmy süpürücü performansları ve artılar sürüp gidiyor.

Tüm söylediklerini süzmeye kalksak -ki ben bunu asla yapamam- dizi aslında tek ve çok güçlü mesajı sürekli hatırlatıyor: İnanmak zorundayız. Yaşamaya devam etmek için bir şeylere, bir yerlere, birilerine inanmak zorundayız. Hem ayrıca Phoebe Waller-Bridge “Fleabag” ne demişti: Belki de mutluluk neye inandığın değil kime inandığındır. Kevin’ın Nora’ya inanması gibi.

Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa The Leftovers olmaz

Olmazdı yani.

Dizinin yürek söken finalinden BAHSETMİYORUM BİLE.

Ama Damon Lindelof’u bulmuşken biraz bahsedelim.

Damon Lindelof yine akıl oyunları oynuyor ve dizinin en dokunan taraflarından biri olan Nora’nın hikayesi hakkında “Eğer her şeyi gösterseydik, doğru olduğunu bilirdiniz. Her şeyi göstermeyerek sizi doğru olduğuna inanmak zorunda bıraktık, tabii eğer mantıklı geliyorsa.” diyor. Üstüne söz söylemeyeceğim. Uğraşılmaz bu adamla.

Kaldı ki şöyle devam ediyor: “Carrie Coon ve ben sahne hakkında hiç konuşmadık, sadece metni okudu ve oynadı. Mimi Leder ve ben sahnedekilerin gerçekten yaşanıp yaşanmadığı hakkında hiç konuşmadık, sadece metni okudu ve yönetti. Burdan da daha ilgi çekici şu soru doğuyor: Aynı sahne birçok sanatçı tarafından bu şekilde yorumlandığında, gerçek dediğimiz şey nedir ki?”

Böyle kardeşlik görülmedi: Matt ve Nora

Dizinin geneline en uyan alıntılardan biri: “Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı dilde yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda senin soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın.” Eksik olma Rilke.

En nihayetinde, bizimkisi bir aşk hikayesi

Mikrofonu Lindelof’a veriyorum: “Hepimiz kendimizi acıdan ve hayal kırıklıklarından korumak için duvarlar örerek ilişkiler kuruyoruz. The Leftovers’ın yolculuğunun insanlara “Başlarım böyle işe! Bu duvarları yıkıyorum çünkü hayatımı böyle yaşamak istemiyorum. Hiç sevilmemektense sevmeyi ve kaybetmeyi tercih ediyorum” dedirteceğini hissediyorum.”

Öyle de oldu. Diziyi izlemiş olanların gözünün önünden sahneler bir bir geçiyordur, izlemeyenleri de duygusal olarak bolca tatmin edici bir yolculuk bekliyor. The Leftovers hayatımızdan, sorduğu soruları unutturarak, “Meseleleri mesele etmezsek mesele olmaz” diyerek geçti.

The Leftovers, insan gidenlerden umudu kesmemeyi planlarken kalanların dertlerinin daha anlamlı olduğunu usul usul, genellikle bize kafayı sıyırtarak söyleyen; ekrana gözlerimizi kısmış boş boş bakıp tam “Şimdi çözdüm ya” diyecekken, birden bitti. “Hayatın tüm anlamı hala hayatta olmaktır” cümlesine inandırdı insanı. Kalmanın, bulunmanın gözümüzden kaçan önemine. Hala burda olmaya. Gitmemiş olmaya.

Bir diziyi bitirmeyi önemserim. Artık önemsiyorum, en azından. Kitapları yarıda bırakabiliyorum ama bence dizilerle sonuna kadar gitme dürtüsü çok güçlü çünkü umut etmekten hiç vazgeçmiyoruz. Bir bölümün finalinin bize vadedeceklerinin sınırı yok. Bugüne kadar kaç dizi bitirdiniz bilmiyorum ama The Leftovers, özellikle bitirilmesi gereken bir dizi. Birbirinin aynısı gibi görünen matruşka bebeklerin en içinden bir sürprizin çıkması gibi. Ve bazı finallerde olduğu gibi bu final de sizinle yola devam edecek, kendini unutturmayacak ve daha iyisi, sık sık hatırlatacak. Burdasınız, burdayız.

Seni de tabii ki unutmadık Kevin Garvey Sr.

“Sooner or later we all lose our loved ones. We all have to suffer, every last one of us.”

Güzelleme yapmadan bu yazı bitirilemez.

Repliklerinden listeler üretilesi, bazı sahnelerinin üstüne saatlerce düşünülesi, “Dizi işte yea” diye küçümseyenleri utandırası dizimiz The Leftovers.

“Underrated” dizi kavramını sen yeniden tanımlamıyorsa, ben bilmiyorum başka hangi dizi tanımlar.

Eğer sen, dizilerin Hall of Fame’ine girmiyorsan, hangi dizi seni dışarıda bırakacakmış, şaşarım.

Finalinle hepimizi Nora’nın yanağından süzülen gözyaşına çeviren, Kevin’ın bakışlarıyla yamultan, kamusal alanda akla gelince dudakları titreten bir dizisin The Leftovers.

Senin müziklerinden çalma listeleri yapmak, sanki özel bir kulübün üyesi olmak demek.

Öyle bölümler izlettin ki bize, bittiklerinde insanın uzun hava okuyası, “Keşke yanık bir sesim olsa da türkü çığırsam” diyesi geliyor.

Sözlerini anlamadan sevdiğimiz, asla bilmediğimiz dildeki bir şarkı gibisin.

Seni algılamak uğrunda kendinden geçen beyin hücrelerimiz sana feda olsun.

Dertsiz başımıza dert aldıran The Leftovers, Chernobyl’in bile 9.5’le anıldığı bu dünyada senin 8.3’ün bir anıt gibi yükseliyor.

Dadanizm

Dadanizm

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...

Dadanizm

Kasım 12, 2019

Ozan Akbas

Ekim 30, 2019

Dadanizm

Ekim 17, 2019

Teknoloji, tasarım ve motivasyon dolu Kolektif House dünyasından en son haberler, etkinlik duyuruları ve sürprizler için haftalık bültenimize kayıt ol. Merak etme, fikrini değiştirirsen dilediğin an ücretsiz olarak bülten üyeliğini sonlandırabilirsin.