Mimarlık Sıfatı

Uğur Tanyeli’nin Yıkarak Yapmak kitabı, beni düşünmeye, fark etmeye ve sorgulamaya en çok davet eden kitaplardan bir tanesi oldu. Tarihsel bağlamda mimarlık disiplininin nereden başlayarak nereye ulaştığını bütüncül ve son derece akıcı bir dille kaleme almış Tanyeli. Yerötesi disiplinler diye tariflediği ve bir coğrafyadan bağımsızca varlığını sürdüren uğraşları kapsayan tanımı beni mimarlık üzerine bir serbest düşünme (serbest dalış ya da serbest düşüş de diyebiliriz) zincirine itti. Uğur hocanın kitabından farklı bölümler üzerine de ileride yazılar yazmayı planlıyorum fakat bu yazıda oradan start alan düşünsel sürecimden yola çıkarak bu sıfat meselesini sesli düşünmek istedim.

20. yüzyıl başlarken İstanbul’da çalışan mimar sayısının 150 bile olmadığını ve şu an Türkiye’de 45.000’den fazla mimar olduğunu düşünürsek, mimarın, mimarlığın, iş tanımının ne olduğunun ve ne olmadığının üzerine şimdilerde daha çok düşünür ve konuşur olmamız normaldir. Daha önceki yazılarımda ele aldığım tüketim toplumu olma halinin de bunda etkisi tabii ki var. Şöyle ki, tüketim sadece alışageldiğimiz sınırlar içinde meta için artış göstermedi, hizmet sektöründede hızlı bir metalaşma (dolayısıyla tüketim) gözleniyor. Tanyeli, burada bugün onlarca kat daha fazla talep gören lokantalarda ya da genel tabiriyle dışarıda yemek yemek oranını örnek gösteriyor. İşte, mimarlık da bu hizmet sektörü bileşenlerinden bir tanesi.

“Mimarlıkta olup biten, gastronomi alanındakinden çok daha karmaşık” diyor Tanyeli ve bunun nedenini mimarlığın tarihte; 15. yüzyıl ve erken modernlikten başlayarak elit bir meslek olmuş olmasına bağlıyor. Az mimar ve az ihtiyaçtan, çok mimar ve çok fazla ihtiyaç sistemine geçtiğimiz bugünlerde de diyor, mimarın aklının bulanması çok normal. Konunun buralarında gezinirken kuşkusuz mimarlık okullarına ve mimarlık eğitimine de dokunmak gerekir, fakat bunu bambaşka bir yazıda ele almak daha isabet olur kanaatindeyim. Belki sadece mimarlık öğrenimi görmekte olan öğrencinin okuldan çıktığında yaşadığı şokun nedenine değinilebilir. İstisnalarını kenarda tutma bilinciyle elbette ki, mimarlık okulunda form, işlev, ritim, doku, doluluk boşluk, dolaşım, metafor, imge falan derken kendini yüksek donanımda ve bilgi birikiminde zanneden, onbinlerce metrekarelik projeler çözüp daha rıht ne demek bilmeyerek mezun olan öğrenciler, yurtdışındaki denklerine göre çok da az eleyici bir düzlemde ve girenin bir şekilde diplomasoyla çıktığı bir sistemde, mimarlık pratiğini icra etmek üzere teorikten pratiğe geçerken büyük bir şokla karşılaşıyorlar. Uğur Tanyeli de hatta bunun üzerine diyor ki her şeye rağmen, “…starlaşma ve elitizme inanılmaya devam edilir.”

Mimarlığın kapitalist üretim ilişkileriyle her meslek gibi alelade bir pratikler bütünü olmasını, son kapalı meslek olmaktan çıkmasını ve “nebulamsı ve kaotik bir ortam”a dönüşmesini de buna bağlıyor.

“Yeryüzünü yapılarla dolduruyoruz, ama onların olsa olsa binde biri önemli oluyor. Milyonlarca mimar yetiştiriyoruz, ama onların binde biri bile anonimliğin ötesine geçemeyecek. Yine de bu düzen çalışıyor, talep düşmüyor. Mimarlıkta asıl mucize işte bu.”

Ozan Akbas

Ozan Akbas

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...

Teknoloji, tasarım ve motivasyon dolu Kolektif House dünyasından en son haberler, etkinlik duyuruları ve sürprizler için haftalık bültenimize kayıt ol. Merak etme, fikrini değiştirirsen dilediğin an ücretsiz olarak bülten üyeliğini sonlandırabilirsin.