SOĞUK İKLİMİN SICAK TARAFI

Son yıllarda Hygge kavramıyla tanışmadan önce de Danimarkalıların mutlu yaşadıklarını biliyorduk. En azından ürettikleri ve dünyanın kullandığı tasarım eserlerine bakınca, her birinin mutlu insanların elinden çıktığı anlaşılıyor.

“İskandinav tasarımı” dendiğinde dünyanın neresinde olursak olalım aklımızda benzer manzaralar canlanıyor: Sade, fonksiyonel, doğadan ilham alan tasarımlar. Ancak dünya sahnesine çıkışları o kadar da eski değil. 1954’te Brooklyn Müzesi’nde düzenlenen, 1957’ye dek ABD ile Kanada’da süren Design In Scandinavia (İskandinavya’da Tasarım) adlı sergi, bugün aşina olduğumuz kavramın da hayatımıza ilk girişiydi. Kavramın dayandığı felsefe ise yakın tarihin dünya toplumu üzerindeki büyük etkisine dayanıyordu: II. Dünya Savaşı sonrasına. Temel fikir, güzel ve işlevsel olan ürünlere yalnızca varlıklı insanların değil savaş atlatmış toplumların tüm kesimlerinin ulaşabilmesini sağlamaktı. Bu anlamda İskandinav tasarımının yer yer demokratik tasarım olarak da anılması son derece anlaşılır bir durum.

Ancak herkesin ulaşabileceği ürünler üretmek demenin, bazen estetikten ödün vermekle sonuçlanabileceğinin bilincindeki İskandinavlar, kendi kendilerini motive etmenin yolunu buldular. 1951 ile 1970 yılları arasında yılda iki defa olmak üzere dağıtılan Lunning Ödülü, tasarımcıları işlevsel olduğu kadar estetik ve ulaşılabilir olan ürünler ortaya çıkarmaya teşvik ediyordu, nitekim işe yaradı da. 1950’li yıllardaki bu hareket ile birlikte minimalist tasarımlar, tasarımın felsefesinin temelindeki anlayışla dünyanın huzuruna çıkmış oldu: Hayatı güzelleştirmek için güzel ürünler üretmek.

Design In Scandinavia‘dan bir kare

İskandinav tasarımının önlenemez yükselişine bir lider seçmemiz gerekirse akla ilk gelen büyük ihtimalle Danimarka ve oradan yetişen en önemli isimlerden biri olan tasarımcı ve mimar Arne Jacobsen olurdu. Mimari işlevsellik konusundaki liderliği, bize tasarım denince akıldan çıkmaması gereken şu kuralı hatırlatıyor: İşlevsel olmayan hiçbir süse yer yok. Sadelikle kalıcılığı en başarılı şekilde harmanlayan sanatçının imza attığı sandalye tasarımları, hala dünyada en fazla kopyası üretilen ürünlerden. Jacobsen’in yanında Hans Wegner’i de anmamak olmaz. Meslektaşı gibi onu da bugün hala kullandığımız sandalye tasarımlarıyla hatırlıyoruz. Ayrıca Wegner, tasarıma deneysel yaklaşarak daha canlı renkler ve daha önce kullanılmamış materyal tercihleriyle de kendini özel bir yer açtı.

“123” Sandalye – Verner Panton

Danimarkalı tasarımcılar her zaman gündelik hayatımızda kullandığımız eşyaları daha kullanışlı hale getirebilecek pratik çözümler bulmayı, topluma ütopik fikirler sunmaya yeğlemişlerdir. Bunun altında elbette yaşadıkları toprakların ve iklimin de payı var. Kış mevsiminin yılın birçoğuna yayıldığı, günlerin kısa sürdüğü ve zorlu iklim koşullarının hakim olduğu topraklardan bahsediyoruz, oradaki insanların tasarımlarında da doğadan etkilenmemeleri işten bile değil. Bu koşullar yalnızca renk paletlerini değil (güneşin erken battığı bir iklimde aydınlatmanın ve açık renklerin tercih edilmesi gibi), üretilen ürünlerin işlevsellik seviyelerini de (bir yemek masasının yalnızca yemek yerken değil, başka amaçlarla kullanılabilmesi gibi) belirledi ve işlevsellik, her daim Danimarka tasarım felsefesinin olmazsa olmazlarından biri oldu. “Mimari ve tasarım alanında ‘işlevsellik’ kavramı, her şeyden önce kullanışlı olmayı amaçlar” diyor Aamodt/Plumb şirketinin kurucularından Mette Aamodt, “Doğadan gelen ilham ile harmanlanmış işlevsellik, insanları için albenisi olan ve çekici bir etki doğurur” diyerek İskandinav tasarımının nasıl kalıcılığını yitirmediğini açıklıyor.

Brooklyn’de yaşayan ve uzmanlık alanı 20. yüzyıl İskandinav ve Amerikan mobilyaları olan antikacı Matt Singer, İskandinav tasarımının bir diğer güçlü özelliğine değiniyor, “İskandinav tasarımları, İran’dan, Çin’den ya da dünyanın herhangi bir yerinden alınan hemen hemen tüm antika eşyalarla uyumlu”. Arne Jacobsen’in alametifarikalarından egg chair örneğinde de bu uyumu görebiliyoruz, bugün onlarca farklı renk ve yorumunu görsek de minimalist bir iç tasarımda daima kendine yer bulabiliyor. Grete Jalk’ın The Bow‘u da benzer şekilde.

The Bow Sandalye – Grete Jalk

Arne Jacobsen, Børge Mogensen, Finn Juhl gibi tasarımcılar, tasarımlarında ahşap kullanımını tercih edip Danimarka tasarımının işlevsel, sade ve ilhamını doğadan alan dilini dünyanın tanımasında rol oynadılar. Onların eserleri de dahil olmak üzere tasarımlara daha geniş açıdan bakınca, ana hedefin insanların günlük hayatına katkıda bulunmak, bunu yapmanın yolunun da minimalist detaylar olduğunu görüyoruz. Bu durum kullanılan materyallerden de kendini belli ediyor, genellikle dayanıklı ve estetik malzemeler öne çıkıyor. Açık tonlar, kontrast renkler ve soyut şekiller, Danimarka tasarımını tanımlayan ifadeler. Bu denli güçlü bir dilin, dünyadaki tasarımı etkilemesi de kaçınılmaz. Örneğin iPhone’u ele alalım, her ne kadar Kaliforniya doğumlu olsa da kıvrımlı tasarımı ve minimal tuş takımları ile İskandinav minimalizmini benimsediği ortada. Bahsettiğimiz tasarım felsefesine, gözümüze hoş gelen internet sitelerinin tasarımlarında da rastlamamız mümkün; tüm sayfaların bir arada olduğu, birkaç renkten fazlasının kullanılmadığı, basit ve anlaşılır siteler.

Danimarka tasarımının en ayırt edici yanlarından biri zamansız olması. Kalıcılığının en temel kaynağı da burada gizli. Bugün, Danimarkalı tasarımcıların ürettikleri, gelişen teknoloji ve doğanın gerektirdikleriyle süregelen evrimlerine devam ediyor, ancak bu sırada felsefelerinden asla ödün vermeyerek tüm dünyada sadeliğin, konforun ve işlevselliğin temsilcisi olmayı da sürdürüyor.

Yiğit Tuna

Yiğit Tuna

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...

Ozan Akbas

Kasım 20, 2019

Ozan Akbas

Kasım 13, 2019

Teknoloji, tasarım ve motivasyon dolu Kolektif House dünyasından en son haberler, etkinlik duyuruları ve sürprizler için haftalık bültenimize kayıt ol. Merak etme, fikrini değiştirirsen dilediğin an ücretsiz olarak bülten üyeliğini sonlandırabilirsin.