Tasarım ve Suç

İçinde bulunduğumuz çağ, bilgi ve iletişim teknolojilerinin de ilerlemesiyle farklı mevhumlar arasında anlam bakımından ve pratik bakımından kaymaların yaşandığı kaotik bir nitelik gösteriyor. “Kültür ile pazarlama arasında tektonik bir kayma mı, yoksa bir iç içe geçme mi” olduğu sorgulaması da bu girift yapılardan bir tanesi. Simmel’in, Benjamin’in, Baudelaire’in, Horkheimer ve Adorno’nun geçtiğimiz yüzyılda yankılanan sorgulamaları, kültürün endüstrileşmesi ve endüstrinin kültürleşmesi üzerine söylemleri de genel olarak toplumsal yapının ve kümülatif anlamıyla kültür’ün metalar dünyasında boy göstermeye başlamalarını konu ediniyor aslında.

Hal Foster da ‘Tasarım ve Suç’ kitabında bu sorgulamalar üzerinden “tasarım” disiplinlerinin bütün politik, toplumsal ya da çevresel söylemleri şişire şişire birçok beyanda bulunuyormuş gibi görünseler de, aslında kapitalizmin en süslü ve en güçlü araçlarını oluşturduklarını iddia ediyor. Aslında içeriğini hiç bilmeden, sadece ismini ele alarak bile birçok sorgulamayı mümkün kılan kitap, özellikle pazarlama ve tasarım kararlarının sonuçlarına her gün, kontrolsüzce maruz kalan her kentliyi yakından ilgilendiriyor bana kalırsa. Bu yazıda bu nedenle Foster’ın bu kitabını okuyan birinin üzerinde durması gerektiğini düşündüğüm noktaları, ya da kitabın sunduğuna inandığım düşünsel çemberleri vurgulamak ve yine cevaplardan ziyade sorgulamalar üretmek istedim. Sanıyorum cevaplara hiçbirimiz sahip değiliz zaten.

20. yüzyılda radyonun, sinemanın doğuşunu, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde gündeme gelen yeni üretim tarzlarını, metalar ve imgelerin sunduğu dünyayı ve son olarak içinde bulunduğumuz internet ve bilişim kapitalizmini sayacak olursak, bu kültür+endüstri ikilisinin üç fazdan geçerek şu an geldiği noktaya geldiğini söyleyebiliriz.

Bu kadar radikal ve bireyler için yaşam değiştiren dönüşümler kuşkusuz akademik platformlarda da, pratikte de ciddi tartışmalar ve sorgulamalar cereyan etmesine yol açtı. Tasarımın bu önlenemez ve algılanamaz kültür+endüstri silindiri altında ne gibi amaçlara hizmet eder hale geldiğini düşündüğümüzde, özellikle modernizm ve post-modernizm üzerinden şekillenen birçok tartışmaya rastlarız. Örneğin bilhassa Art Nouveau okumalarında kullanım değeri ve sanat değeri bakımından tasarım öznelerini farklı yerlere koyan birçok tartışma söz konusu. Genel olarak nesneye kullanım amacından daha öte bir anlam kazandırmayı (sanatsal amaç/değer) hedefleyen Art Nouveau tasarımcıları ile Adolf Loos’un söylemlerini karşı karşıya getirdiğimizde tasarım pratiğinin bireysellik/toplumsallık harmanından bir güzel geçirildiğini gözlemleyebiliriz.

Duchamp’ın Pisuvarı / kullanım değeri-sanat değeri üzerine bir sorgulama

Günümüzü, yaşam biçimimizi ve hem bireysel hem toplumsal bilincimizi şekillendiren tasarımın bir diğer düşündüren yanı ise özgürleştiriciliği, ya da kısıtlayıcılığı. Kısıtlayıcılığı kelimesi yerine belki ehlîleştiriciliği demek daha doğru olur. Debord gibi gösteri dünyasının uyaranları altında uyutulmuş bir toplum, ve Harvey gibi toplumsal bir şizofreni tanımları ve benzetmeleri yapanlar da söz konusu; modernizmin dayattığı ve artık iş görmediğine inanılan sınırları ve kuralları yok eden, tarihselcilikten tutun, hiç denenmemiş özgün üretimlere kadar her şeyi bir malzeme olarak değerlendirebilen, sonsuz kombinasyona fırsat sağlayan Post-Modernizmin savunucularına bakarsak tasarımın bireysel, benzersiz ve bireylerin kimlik bunalımlarına deva oluşturacak yaklaşımları da…

Foster’ın “Tasarım Enflasyonu” diye tariflediği 20. yüzyıl akışı ise şöyle:

“Bir zamanlar kitlesel üretimde meta kendi kendinin ideolojisi, For T-Model kendi kendinin reklamıydı: Asıl cazibesi, fabrikadan çıkmış çok sayıdaki ürünün hepsinin birbirinin aynısı olmasıydı. Bir süre sonra bu yetmez oldu: Tüketici üretim sürecinin içine çekilmeli, geribesleme üretime etken olarak yansıtılmalıydı (modern tasarımın tohumlarının atıldığı noktalardan biri de budur.) Rekabet arttıkça, tüketiciyi baştan çıkaracak özel yöntemler icat edilmek zorunda kalındı; ürünün sunulduğu ambalaj, neredeyse ürünün kendisi kadar önem kazandı. (Metanın öznelleştirilmesi en arı tasarımda bile kendini gösterir, ondan sonra giderek büsbütün gerçeküstü hale gelir; hatta sürrealizm, çok geçmeden reklamcılık tarafından temellük edilmiştir.)

Bu ambalajın ürünün yerine geçmesi fikri, marka değeri ve PR kavramlarının günümüzde geldiği formatı açıklar nitelikte belki de. Tasarım dediğimizde artık mekânsal ya da mimarî pratikleri değil, yine Foster’ın deyimiyle “kot pantolondan gen’lere uzanan” geniş bir spektrumdan bahseder oluyoruz. Bugün medikal estetik alanında “gülüş tasarımı” yapan uzmanlar var. Güncel estetik normları ve kapital hegemonyanın psikolojik (genellikle totaliter, subliminal ve istikrarlı şekillerde) dayatmalarını hesaba katmadan “tasarım”ın bugün geldiği noktayı açıklayamazmışız gibi geliyor bana.

Tabii ki tasarımın daha farklı toplumsl boyutlarını irdeleyen, bunun üzerine düşünen birçok kişi, kurum ve sivil toplum örgütü var. Fakat istisnaları bir kenara bıraktığımızda, post-modernizmin bireysellik vaatlerini asla yerine getirmediğini, kültürden tarihe, dinî inanışlara, sanata, bilime, her şeyin anlamsal olarak içini boşaltarak global ölçekte bir tektipleşmeye yol açtığını düşünmek tamamen de bir yanılgı olmasa gerek. Tasarımın amacı tarihte neydi, nasıl şekillendi farklı bir yazının konusu ama, bugün itibariyle tasarımın aldığı şekli ve geldiği noktayı düşünürsek, herhangi bir tasarım akımının başlangıçta ne amaçladığının çok da önemi var mı?

Ozan Akbas

Ozan Akbas

Teknoloji, tasarım ve motivasyon dolu Kolektif House dünyasından en son haberler, etkinlik duyuruları ve sürprizler için haftalık bültenimize kayıt ol. Merak etme, fikrini değiştirirsen dilediğin an ücretsiz olarak bülten üyeliğini sonlandırabilirsin.